| Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutladığımız bugünlerde, devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin 100 yıl önce ortaya koyduğu başarıyı şu sözleriyle özetlemişti: “Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız devrimler… İşte Türk genel devriminin bir kısa deyimi…” Atatürk’ün “Milletimizin sıhhatinin muhafaza ve takviyesi, ölümlerin azaltılması, nüfusun çoğaltılması, bulaşıcı ve salgın hastalıkların etkisiz hale getirilmesi, bu suretle milletin fertlerinin dinç ve kabiliyettar bir halde kusursuz beden olarak yetiştirilmesi… “ ifadeleri ile tanımladığı Cumhuriyet Türkiye’sinin “Sağlık Devrimi”nin temelleri 1920 yılında “Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı”nın kurulmasıyla atıldı. Aklın ve bilimin ışığı altında sağlık politikalarını belirlemek adına 1925 yılından itibaren iki yılda bir “Milli Türk Tıp Kongre”leri toplandı. Sıtma, frengi ve verem hastalıkları başta olmak üzere, Anadolu halkının varlığını tehdit eden, on binlerce insanımızın ölümüne neden olan salgın ve bulaşıcı hastalıklarla mücadeleyi asli görev bilen Genç Cumhuriyet, 1928 yılında yerli ve milli aşı ve serum ile ilaç üretimini gerçekleştirmek üzere Dr. Refik Saydam’ın öncülüğünde “Hıfzıssıhha Enstitüsü”nü kurdu. BCG, kuduz, çiçek, kolera, kızamık, difteri, tetanos aşıları ile serum ve ilaç üretimlerine başlandı. 1930 yılında “Memleketin sıhhi şartlarını ıslah ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklarla mücadele etmek ve gelecek neslin sıhhatli olarak yetişmesini temin ve halkı tıbbi ve sosyal korumaya almak” için “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” kabul edildi. Hekimleri, halk sağlığı ve sağlık yönetimi konularında eğitmek adına 1936 yılında “Hıfzıssıhha Mektebi” faaliyete geçti. |